Birleşik Krallık vatandaşlarına konserve gıda ve su stoklamalarını öneriyor. Çünkü iklim krizi artık yalnızca çevreyi değil, soframızı ve ulusal güvenliği de tehdit ediyor. Peki Türkiye bu uyarıyı ne zaman ciddiye alacak?
Bir ülkenin vatandaşlarına “Evinizde birkaç günlük yiyecek ve su bulundurun” demesi, ilk bakışta sıradan bir afet hazırlığı tavsiyesi gibi görünebilir.
Ama bunu söyleyen ülke Birleşik Krallık ise ve gerekçe olarak iklim krizini, siber saldırıları, aşırı hava olaylarını ve düşman devletlerden gelebilecek tehditleri aynı cümlede sıralıyorsa, artık başka bir gerçeklikle karşı karşıyayız.
Londra yönetimi, yeni bir kamuoyu bilgilendirme kampanyasıyla vatandaşlarını krizlere karşı daha hazırlıklı olmaya çağırmaya hazırlanıyor. Konserve gıda ve şişe su gibi temel ihtiyaçların evlerde bulundurulması önerilecek. Amaç insanları korkutmak değil; kriz anında herkesin aynı anda devlete ve kamu hizmetlerine yüklenmesini önlemek.
Bence burada asıl konuşmamız gereken konu konserve gıda değil. Asıl mesele, ülkelerin artık gıda güvenliğini ulusal güvenliğin bir parçası olarak görmeye başlamasıdır.
İklim krizi sofraya geldi
Uzun yıllar boyunca iklim değişikliği denildiğinde aklımıza buzulların erimesi, sıcaklıkların yükselmesi veya deniz seviyelerinin artması geldi.
Bugün ise mesele çok daha somut. Bir kuraklık tarladaki ürünü azaltıyor, bir sel üretim alanlarını yok ediyor, aşırı sıcaklıklar verimi düşürüyor, bir fırtına ulaşım altyapısını aksatıyor, bir siber saldırı enerji sistemini etkiliyor, enerji kesildiğinde soğuk zincir bozulabiliyor, ulaşım aksadığında market rafları boşalabiliyor.
Yani iklim krizi ile gıda güvenliği arasındaki mesafe artık birkaç adımlık bir mesafe değil, ikisi de aynı zincirin halkaları.
İngiltere’nin 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi de iklim değişikliği, kritik altyapı, enerji ve ekonomik güvenliği daha geniş bir ulusal güvenlik çerçevesinin içinde değerlendiriyor. Üstelik İngiltere’nin gıda sisteminin önemli ölçüde ithalata dayanması, iklim kaynaklı küresel üretim şoklarını daha önemli hale getiriyor. İngiltere’nin gıdasının yaklaşık yüzde 40’ını ithal ettiği ve bazı ithalat kaynaklarının iklim risklerine açık olduğu bildiriliyor.
Peki Türkiye?
İşte benim asıl sorum burada başlıyor.
Türkiye böyle bir hazırlığı yapıyor mu?
Türkiye’nin tarım ülkesi olması bize otomatik olarak gıda güvencesi sağlamıyor, tam tersine su kaynaklarımız azalırken, tarımsal üretim maliyetleri yükselirken, çiftçinin üretimden kopma riski artarken ve iklim değişikliği yağış rejimlerini değiştirirken artık “Nasıl olsa Türkiye tarım ülkesi” demenin hiçbir anlamı yok.
Tarım ülkesi olmak başka şeydir, gıda güvenliğini garanti altına almak başka.
Bugün Türkiye’nin yalnızca ne kadar buğday, mısır, ayçiçeği veya sebze ürettiğini konuşmamalıyız.
Asıl sormamız gereken sorular şunlar:
Su kaynaklarımız 10 yıl sonra nerede olacak?
Çiftçimiz üretmeye devam edecek mi?
Tarımsal üretimin enerji maliyeti nereye gidiyor?
Gıda tedarik zincirlerimiz ne kadar dayanıklı?
Stratejik ürünlerde ne kadar stokumuz var?
Bir deprem, savaş, salgın, kuraklık veya büyük bir siber saldırı aynı anda gerçekleşirse market raflarımız kaç gün dayanabilir?
Bence artık bu soruların cevaplarını beklemenin değil, senaryoları bugünden çalışmanın zamanı geldi.
Çözüm sadece depolarda değil
Ancak burada İngiltere’nin yaklaşımından çıkaracağımız önemli bir ders daha var.
Gıda güvenliği yalnızca büyük depolar kurarak sağlanamaz.
Vatandaşın evinde birkaç günlük gıda bulunması elbette önemlidir. Fakat asıl dayanıklılık; güçlü tarım, sağlıklı toprak, yeterli su, yerli üretici, güçlü lojistik, güvenilir enerji ve çalışan bir gıda zinciri oluşturabilmektir.
Ben Türkiye’nin de bu konuda çok daha kapsamlı bir Ulusal Gıda Dayanıklılığı Stratejisi oluşturması gerektiğine inanıyorum.
Bu stratejinin içinde stratejik gıda rezervleri bulunmalı.
Kuraklık ve aşırı hava olaylarına dayanıklı tarım desteklenmeli.
Su yönetimi tarım politikalarının merkezine alınmalı.
Yerel üretim ve kooperatifçilik güçlendirilmeli.
Kritik gıda tesislerinin enerji ve siber güvenlik altyapıları güçlendirilmeli.
Ve belki de en önemlisi, vatandaşlara kriz anında ne yapmaları gerektiğini anlatan sürekli bir toplumsal dayanıklılık programı oluşturulmalı.
Çünkü kriz geldiğinde insanlara hazırlık yapmalarını söylemek için çok geç olabilir.
Bugün konserve, yarın gıda güvenliği
İngiltere’nin bu kararı bana göre yalnızca İngiltere’nin aldığı bir önlem değil.
Dünyanın bize verdiği yeni bir mesaj.
İklim krizi artık yalnızca çevre politikalarının konusu değildir.
Tarım politikasıdır.
Ekonomi politikasıdır.
Enerji politikasıdır.
Dış politikadır.
Ve giderek daha fazla ulusal güvenlik meselesidir.
Bugün İngiltere vatandaşı evine birkaç kutu konserve ve birkaç şişe su koyması konusunda uyarılıyor.
Ben ise bu haberin Türkiye açısından çok daha büyük bir soruyu gündeme getirdiğini düşünüyorum:
Yarın marketler açılmazsa Türkiye ne yapacak?
Bu sorunun cevabını kriz geldiğinde aramak istemiyorsak, bugünden vermek zorundayız.
Çünkü geleceğin en önemli güvenlik meselelerinden biri belki de tanklar, füzeler veya siber saldırılar kadar basit bir şey olacak:
İnsanların sofrasına koyacağı yiyecek.
Ve unutmayalım… Bir ülkenin gerçek gücü yalnızca ne kadar ürettiğiyle değil, zor zamanlarda halkını ne kadar süre besleyebildiğiyle de ölçülür.
Efe Gökçe.



