Deniz, sanat, gastronomi, müzik ve yelkeni aynı deneyimde buluşturan Art on the Boat, bu yıl Ayvalık’ta “REBORN” temasıyla yeniden doğuşu konuşuyor.
Festivalin kurucusu Demet Aydın ile Art on the Boat’ın çıkış hikâyesini, lüks kavramına yaklaşımını ve denizi nasıl yeni bir iletişim mecrasına dönüştürdüğünü konuştuk.
Art on the Boat nasıl doğdu? Festivalin çıkış noktası neydi?
Art on the Boat, denizi yalnızca bir manzara ya da ulaşım alanı olarak değil, başlı başına bir kültür ve iletişim mecrası olarak görme fikrinden doğdu. Türkiye üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke ama denizle kurduğumuz ilişki hâlâ çoğu zaman kıyıda kalıyor. Biz bu ilişkiyi biraz daha ileri taşımak istedik.
Yelken, sanat, gastronomi, müzik ve iyi yaşamı aynı zeminde buluşturarak denizin etrafında yeni bir deneyim alanı yaratmayı hedefledik. Tekneleri de festivalin yalnızca ulaşım aracı değil, deneyimin kendisinin bir parçası haline getirdik.
Festivalin “Lüksü Demokratikleştiriyor” söylemi ne anlama geliyor?
Lüksü ulaşılması zor, yalnızca belirli bir kesime ait bir kavram olarak tanımlamıyoruz. Bizim için lüks; iyi bir sofrada oturmak, güzel bir müzik dinlemek, sanatla karşılaşmak, denizde olmak, zaman ayırmak ve kaliteli bir deneyim yaşayabilmek.
Art on the Boat’ın en önemli farklarından biri de bu deneyimleri bir ayrıcalık olmaktan çıkarıp daha geniş bir kitleyle paylaşmak. Yani lüksü tüketilen bir statü göstergesi olmaktan çıkarıp paylaşılan bir deneyime dönüştürmek istiyoruz.
Peki neden deniz?
Çünkü denizin çok güçlü bir dönüştürücü etkisi var. Karada alıştığımız sınırlar teknede değişiyor. İnsanlar birbirine, sanat eserine, müziğe ve sofraya başka bir mesafeden bakmaya başlıyor.
Biz denizi bir fon değil, festivalin ana karakteri olarak görüyoruz. Art on the Boat’ın ruhunda da bu var: Denizde buluşmak, aslında birbirimizin hikâyesine yaklaşmak.
Bu yıl Ayvalık’ta “REBORN” temasını seçmenizin nedeni ne?
REBORN, bizim için sadece yeniden doğmak anlamına gelmiyor. Yeniden bakmak, yeniden düşünmek, yeniden bağ kurmak ve sahip olduklarımızı başka bir gözle keşfetmek anlamına geliyor.
Ayvalık da bu tema için çok güçlü bir yer. Doğası, tarihi, adaları, gastronomisi, zeytin kültürü ve denizle kurduğu ilişkiyle zaten kendi içinde bir hafıza taşıyor. Biz bu hafızayı korurken ona yeni bir enerji katmak istiyoruz.
Art on the Boat’ın Ayvalık’la kurduğu ilişki nasıl?
Ayvalık bizim için yalnızca etkinliğin gerçekleştiği bir lokasyon değil. Festivalin hikâyesinin bir parçası. Burada denizle karanın, gelenekle yeninin, gastronomiyle sanatın doğal bir birlikteliği var.
Bu yıl Ayvalık’ta festivalin ikinci yılını gerçekleştiriyoruz. 5 Eylül’de Setur Marinas Ayvalık’ta gerçekleşecek etkinlikte, Ayvalık’ın kendi kültürel dokusunu festivalin uluslararası ve çağdaş diliyle buluşturmayı amaçlıyoruz.
Festivalde sanat ve gastronomi neden bu kadar önemli?
Çünkü ikisi de hafızayla çok güçlü bir bağ kuruyor. Bir sanat eseri bir duyguyu, bir yemek ise çocukluğunuzu, bir sofrayı ya da bir coğrafyayı hatırlatabiliyor.
Art on the Boat’ta sanat ve gastronomiyi birbirinden ayrı alanlar olarak değil, aynı hikâyenin farklı anlatım biçimleri olarak görüyoruz. Bir teknede gerçekleşen bir gastronomi deneyimiyle bir sanat performansının yan yana gelmesi de bu yüzden çok doğal.
Yelkenin festivaldeki rolü nedir?
Yelken bizim için bir spor dalından daha fazlası. Disiplin, denge, ritim ve doğayla uyum gerektiriyor. Bu kavramlar festivalin bütün ruhuyla örtüşüyor.
Aynı zamanda yelkenin Türkiye’de hâlâ “ulaşılması zor ve pahalı bir dünya” olarak algılanmasını da sorguluyoruz. Deniz bizim ortak alanımız. Biz bu alanın daha görünür, daha erişilebilir ve daha paylaşılabilir olmasını istiyoruz.
Art on the Boat’ı klasik bir festivalden ayıran nedir?
Biz bir sahneye çıkıp izlenen klasik bir festival yaratmak istemiyoruz. Deneyimin içine girilen bir festival tasarlıyoruz.
atölyeler, sanat buluşmaları, gastronomi deneyimleri, söyleşiler, müzik, spor ve farklı disiplinlerden konuklar var. Katılımcı yalnızca izleyici değil; deneyimin bir parçası oluyor.
Bu nedenle Art on the Boat biraz festival, biraz keşif, biraz da sosyal bir buluşma alanı.
REBORN’dan sonra Art on the Boat için nasıl bir gelecek hayal ediyorsunuz?
Art on the Boat’ın bir etkinlikten çok bir platforma dönüşmesini istiyoruz. Farklı kıyılarda, farklı şehirlerde ve farklı kültürlerle buluşan; deniz üzerinden sanat, gastronomi ve yaratıcı endüstriler arasında yeni bağlar kuran bir yapı.
Çünkü bizim için mesele yalnızca bir gün denizde buluşmak değil. Denizin etrafında yeni bir kültür yaratmak.
Ve belki de Art on the Boat’ın en temel cümlesi şu: Deniz herkese ait. Lüks de paylaşılabilir. Sanat da. Deneyim de.



