Tülin Türkoğlu / Akademisyen-İletişimci
Bir araç muayene istasyonunda yaşananlar, artık “münferit bir olay” diye geçiştirilemez. Bu, doğrudan devletin denetim gücü, kurumsal sorumluluk ve toplumsal çürüme meselesidir.
Polis memuru Melih Okan Keskin, aracını muayeneye götürüyor. Görevli, “park lambası yanmıyor” diyor. Bunun üstüne Melih Okan aracını tekrardan çalıştırılıyor; park lambası yanıyor. Bu bilgi görevliye iletiliyor. Cevap soğuk, mekanik ve kibirli:
“Artık geçti, yapacak bir şey yok, yarın gel.”
İşte kırılma noktası burasıdır.
Vatandaşın itiraz hakkı vardır. Polis memuru da olsa, çiftçi de olsa, öğretmen de olsa… Bu hak, bağırarak değil; konuşarak kullanılır. Ancak o noktadan sonra yaşananlar, itirazın değil, linç düzeninin fotoğrafıdır. Servis yetkilisiyle konuşma sırasında sözlü tartışma başlıyor. Ardından iddialara göre 20–30 kişi aynı anda tek bir kişiye saldırıyor. Yetmiyor. Çalışanlardan biri aracı, polis memurunun üzerine sürülüyor, aracın tekerleği polis memurunun ayağının üstünden geçiyor… Ağır darp… Beyin kanaması… Acil ameliyat… Ve sonuç:
İki çocuk babasız, eşi Emel kocasız kaldı.
Bu bir kavga değildir.
Bu bir anlık öfke patlaması değildir.
Bu, kurumsal bir mekânda, göz göre göre gerçekleşen organize bir şiddettir.
Buradan açık konuşalım.
Bir TÜVTÜRK istasyonunda, onlarca çalışanın aynı anda tek bir vatandaşa saldırabildiği bir ortam varsa; burada sadece bireyler değil, sistem de suçludur. Güvenlik zafiyeti vardır. Eğitim eksikliği vardır. Denetimsizlik vardır. Ve en önemlisi, cezasızlık beklentisi vardır.
Şu sorular artık cevapsız bırakılamaz:
Bir kamu hizmeti alanında bu kadar kişi nasıl kontrolsüz şekilde şiddet uygulayabiliyor?
Güvenlik görevlileri neredeydi?
Kamera kayıtları neden anında kamuoyuyla paylaşılmadı?
“Artık geçti” diyen görevli, hangi yetkiye dayanarak vatandaşı muhatap almamayı seçti?
Bir insanın ölümüne giden süreçte, kurumun sorumluluğu neden hâlâ net biçimde konuşulmuyor?
Bu ülke, bir polis memurunu görev başında değil; kamu hizmeti alırken kaybetti. Bu daha da ağır. Çünkü bu, “devlet seni korur” duygusunun çatırdadığı yerdir.
Bugün ortada iki yetim çocuk var. Bu çocukların hakkı yalnızca mahkeme salonlarında değil; idari kararlarda, ruhsatlarda, işten çıkarmalarda, lisans iptallerinde aranmalıdır. Eğer bu olay birkaç kişinin üzerine yıkılıp kapatılırsa, yarın aynı istasyonda başka bir aile daha eksilir.
Bu yazı bir ağıt değildir.
Bu yazı bir çağrıdır.
İlgili firma hakkında en ağır idari yaptırımlar uygulanmalı, sorumlular yalnızca adli değil kurumsal olarak da hesap vermelidir. Aksi halde bu ölüm, “kader” hanesine yazılır. Ve bu ülkede kader diye yazılan her satır, aslında ihmalin adıdır.
Bir park lambası yüzünden bir baba toprağa verildiyse; burada sorun lamba değil, düzendir.
Ve düzen, susarak değil; hesap sorarak düzelir.

