Polifarma Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Vildan Kumrulu, başarıya giden yolda en önemli unsurun hedef koymak, inanmak ve vazgeçmemek olduğunu vurguluyor. Kumrulu, 40 yıl önce başlayan Polifarma yolculuğunu, “İmkânsızlıklar başarının karşılığıdır” düşüncesinin şekillendirdiğini belirtiyor.
Bir şirketin hikâyesi bazen onu yöneten insanların hayat hikâyesiyle yazılır. Polifarma Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Vildan Kumrulu’nun yaşam yolculuğu da bunun en çarpıcı örneklerinden biri. İmkânların sınırlı olduğu bir çocukluktan, Türkiye’nin ilaçta yerli üretim vizyonuna yön veren liderlerden biri olmaya uzanan serüvenini anlatan Kumrulu; cesaretin, çalışmanın ve inancın başarıdaki yerini “İmkânsızlıklar başarının karşılığıdır” sözleriyle özetliyor. Kumrulu, imkânsızlıklarla başlayan yaşam yolculuğunun nasıl büyük başarılara dönüştüğünü, Polifarma’nın kilometre taşlarını ve ilaçta tam bağımsızlık hedefini Business World Global okurları için anlattı.
Bugün sizi Polifarma’nın başarı hikâyesiyle tanıyoruz. Ama bu hikâyenin temelleri aslında çok daha önce, eğitim yıllarınızda atılıyor. Bize genç Vildan Kumrulu’yu biraz anlatır mısınız?
Biz kalabalık bir aileydik. Ailede çalışan tek kişi babamdı. Dolayısıyla o günün şartlarında imkânlarımız kısıtlıydı. Arkadaşlarım yaz tatillerinde dinlenirken ben aileme katkı sağlamak için çalışıyordum. Çalışmak benim için bir tercih değil; hayatın doğal akışıydı.
O yıllarda sahip olamadığım şeyler vardı ama bugün geldiğim noktada şunu çok daha iyi görüyorum; bana asıl güç veren şey sahip olduklarım değil; sahip olamadıklarım için verdiğim mücadele oldu. Çünkü o yıllar bana vazgeçmemeyi, emek vermeyi ve hayatta kalıcı olan her şeyin sabırla, kararlılıkla ve çalışarak kazanıldığını öğretti. Beni ben yapan, Polifarma’yı bugünlere getiren hep o çaba dolu yıllar oldu.
Bugün; İSO 500 listesinde yer alan, dünyada 50’den fazla ülkeye ihracat yapan, kendi molekülünü sentezleyebilen ve ülkemizin en büyük Ar-Ge merkezlerinden birini hayata geçiren Polifarma’ya baktığımda, geçmişte yaşadığım tüm zorluklara “İyi ki” diyorum.
Ben hep gördüm ki; imkânsızlıklar başarıya engel değil. Hatta tam tersini düşünüyorum; imkân tek başına başarıyı getirmez. Önce hedef koyacaksın. Yolunda taşlar da olacak, o yol belki çıkmaza da girecek. Ama insan asıl o zaman mücadele etmeyi, dayanmayı ve kendi gücünü keşfetmeyi öğreniyor.

1987 YILINDAN GÜNÜMÜZE UZANAN YOLCULUK…
Bugün geriye dönüp baktığınızda, iş hayatınızı şekillendiren ilk kırılma noktası neydi?
Üniversite eğitimimden sonra yük-sek lisansımı yaparken akademisyen olarak da görev yaptım. Artık iş hayatına atılmaya karar vermiştim; o zamanlar gazetelerin sarı sayfalarına verilen ilanları tarardık. Bugünkü gibi headhunter’lar, iş arama platformları yoktu tabi. 1987 yılının Eylül ayında yolum Polifarma’nın merhum Onur-sal Başkanı Necdet Nuri Kumrulu ile kesişti. İşe başladığımda yüksek mühendis olarak bir tek ben vardım ama İstanbul’da yaşıyorum, aileme verdiğim katkının artmasına ihtiyacım var, buna aldırış etmedim.
O zamanlar sargı bezi, gazlı bez, oksijenli su ve tentürdiyot gibi ürünler üretiyorduk. Çok iyi hatırlıyorum; işe ilk başladığım günlerdi. Dönemin bilinen bir gazetesi, kuponla dağıtacağı araba ilk yardım kitlerini bizden tedarik edecekti ve bu bizim için çok büyük bir projeydi. Kitlerde kullanılacak tentürdiyotun mevcut formülasyondan da farklı olması gerekiyordu. Bunun üzerine hafta sonları İstanbul Üniversite-si Kütüphanesi’ne gidip kaynakları tek tek taradım. Saatlerce sıra beklediğim, günlerce araştırma yaptığım günlerdi. Bugünkü gibi aradığımız bilgiye tek tuşla ulaşamıyor, ciddi bir emek sarf etmek zorunda kalıyorduk. Sonunda uygun formülü bulduk. Aslında bu da bir başka imkânsızlıktı. Ama ben hep şuna inandım; gerçekten istiyorsanız bir yolunu mutlaka buluyorsunuz.
Bir gün bir ilaç şirketinin satılığa çıktığını öğrendik. O dönem birlikte çalıştığım ve daha sonra hayat arkadaşım olacak Necdet Bey, bana ilk günden beri güvendiği için satın alma kararı öncesinde benim de görüşümü aldı, tesisi birlikte gezdik. Ben de bu yatırımın doğru bir adım olacağını düşündüğümü söyledim. Bugün dönüp baktığımda, sanırım iş hayatımdaki en önemli kararlarımdan biri buydu. O dönemde firmanın ilaç bölümünü farklı bir yatırımcı aldı. Biz ise serum bölümünü devraldık. Aslında Polifarma’nın bugünlere uzanan yolculuğunun temel taşları da o kararla döşenmiş oldu.
Ardından üretim faaliyetlerimizi Çatalca’daki tesisimizde sürdürmeye başladık. Burada faaliyet gösterirken cesur bir vizyon ortaya koyduk; bu ülkede serum yerli üretilmeliydi, dışa bağımlılıktan kurtulmalıydık. Bunu gerçekleştirmek için de modern, yüksek kapasiteli ve daha büyük bir üretim tesisine ihtiyacımız vardı. Cam şişey-le başladık ancak ruhsat sayımız hız-la artıyordu. Ar-Ge’ye ağırlık veriyor, ürün gamımızı her geçen gün genişletiyorduk. Bu gelişimle birlikte, torbada serum üretimini de gündemimize almaya başlamıştık.
Tam o dönemde Trakya’da yeni kurulan bir organize sanayi bölgesinde bulunan bir arazi önerildi. Gidip gördük ama içime sinmedi. Her ne kadar maddi olarak avantajlı görünse de bölgenin ulaşım imkânları, altyapısı bana uzun vadeli bir üretim tesisi kurmak için doğru görünmüyordu.
Çünkü ben meseleye biraz daha farklı bakıyordum. Madem yeni bir fabrika kuracağız, bunu yalnızca mevcut tesisin daha büyüğü olarak düşünmemeliydik. Geleceğin ihtiyaçlarına cevap verecek bir üretim altyapısı kurmalıydık. Avrupa standartlarında üretim yapabilecek, lojistik olarak avantajlı, büyümeye açık bir tesis hayal ediyorduk.
Araştırmalarımız sonucunda bugün üretim tesisimizin bulunduğu Ergene’deki araziyi bulduk. Bugün dönüp baktığımda iyi ki o kararı vermişiz diyorum. Eğer o gün geleceği düşünmeseydik, bugün Ar-Ge merkezimizi de yeni üretim alanlarımızı da bu ölçekte hayata geçiremezdik. Polifarma, Tür-kiye ilaç sektörünün yerli gururlarından biri haline gelemezdi.
Peki Polifarma adı nasıl doğdu?
İlk yıllarda faaliyetlerimizi Aroma İlaç çatısı altında sürdürdük. Aroma bugün 60 yılı aşan köklü bir marka. Bu süreçte Polifarma isimli firmaya ait bir ürün ruhsatını satın aldık ve mevcut yapımıza devrettik. Serum faaliyetlerini ise Polifarma adı altında yürütmeye karar verdik.
Polifarma bugün Türkiye’nin önemli ilaç üreticilerinden biri. Bu büyüme yolculuğunuzun bundan sonraki kısmını nasıl özetlersiniz?
Yıllar içerisinde Polifarma’nın yalnızca bir şirket olarak büyümediğini; yerli ilaç üretimine olan inancı güçlendiren, ülkemizin sağlık alanında-ki bağımsızlığına katkı sunan ve zor zamanlarda sorumluluk alabilen bir markaya dönüştüğünü gururla söyleyebilirim.
Pandemi döneminde devletimizin aşı dolum sürecini Polifarma’ya emanet etmesi, bizim için bunun en anlamlı örneklerinden biri oldu. O dönemde bir kez daha gördük ki ilaç sanayi yalnızca üretim yapılan bir alan değil; insan hayatına, ülkenin geleceğine ve bağımsızlığına dokunan stratejik bir güç.
Bundan sonraki büyüme yolculuğumuzu ise ilaçta tam bağımsızlık hedefiyle özetleyebilirim. Çünkü gerçek ilerlemenin yalnızca bitmiş ürün üretmekten değil; etken maddeyi, teknolojiyi ve kritik üretim altyapısını ülkemizde geliştirmekten geçtiğine inanıyoruz. Bu nedenle Ar-Ge yatırımlarımızı, etken madde sentezi çalışmalarımızı, nadir hastalıklara yönelik projelerimizi ve uzun vadede primer ambalaj üretimi hedefimizi stratejimizin merkezine koyuyoruz.
Özellikle nadir hastalıklar alanında yürüttüğümüz çalışmaların bizim için çok özel bir anlamı var. Çünkü bu projelerle yalnızca bilimsel ve teknolojik bir başarı hedeflemiyoruz; aynı zamanda ülkemize ekonomik değer kazandırmayı, dışa bağımlılığı azaltmayı ve hastalarımız için sosyal fayda yaratmayı amaçlıyoruz. Bugün Polifarma denildiğinde akla kalite, güvenilirlik ve yerli üretim gücü geliyorsa, bu yıllar boyunca büyük bir emekle inşa ettiğimiz en kıymetli değerlerden biri. Bundan sonra da aynı inançla, ülkemiz ve insan hayatı için çalışmaya devam edeceğiz. Şu anda yerli etkin ürettiğimiz SMA projemiz de aynı bu şekilde çıktı, ben de bir anneyim ve annelerin çaresizlikten ağlamasını istemiyorum. Bunun bir de ülkemize getirdiği mali külfet var biliyorsunuz. Yerli ilaç ve ilaç etkin madde üretiminin desteklenmesi işte bu yüzden önemli; kendi kendimize yetebilmemiz lazım.
“BENİM MOTTOM; İNANMAK”
İş hayatınız boyunca sizi ayakta tutan en önemli motivasyon ne oldu? Bugün geriye dönüp baktığınızda başarınızın sırrını nasıl özetlersiniz?
Bugünlere gelmek kolay olmadı. Ama ben hiçbir zaman yılmadım; kendime inandım, ekibime inandım ama en önemlisi ülkeme ve devletime inandım. Bir hedefe gerçekten inanıyorsanız; karşınıza çıkan engeller sizi durdurmuyor, tam tersine sizi güçlendiriyor. Benim mottom da bu; inanmak.
Bence inanmanın temelinde biraz da düşmek var. Bir şeyin başarısını yaşayabilmek için önce zorlanıyorsunuz, bazen tökezliyorsunuz, sonra yeniden ayağa kalkıyorsunuz. İşte sizi başarılı yapan da bu. İnsanlar için, memleketim için ne fayda sağlayabilirim, nasıl katkıda bulunabilirim; hep bunu düşünürüm. Gecenin bir yarısı aklıma bir fikir gelir, not alırım ya da ekibimle paylaşırım. Seyahatlerimde bile gözlem yapar, yeni fırsatları araştırırım. Bunun adı benim için işkoliklik değil; ülkesine karşı sorumluluk hissetmek. Çünkü ben ülkemi çok seviyorum ve beni motive eden güç de ona hizmet ettiğimi bilmek.
“HEDEFİ OLANIN CİNSİYETİ OLMAZ”
Başarılı bir iş kadını olarak yıllar içinde pek çok genç kadın için de ilham kaynağı oldunuz. Bugün kariyerinin başındaki genç kadınlara en önemli tavsiyeniz ne olur?
Önce şunu söyleyeyim; hedefi olanın cinsiyeti olmaz. Kadın da olsa erkek de olsa önce hedefini koyacak. Kendine “Ben nerede olmak istiyorum?” diye soracak. Ben de gençken kendime şunu söyledim: Bu ülkenin güçlü bir yerli ilaç sanayisi olmalı ve ben de onun bir parçası olmalıyım.
Hayatta herkesin kendine bir hedef koyması ve o hedefin peşinden kararlılıkla gitmesi gerekiyor. Kendinize nasıl bir hayat kurmak istediğinizi belirlemelisiniz. Hedef dediğimiz şey de tam olarak bu.
Kadınsanız elbette yükünüz biraz daha ağır oluyor; işiniz var, eviniz var, çocuklarınız var. Hayat sizden aynı anda pek çok rolü üstlenmenizi bekli-yor. Önemli olan, karşılaştığınız zorlukları bahane haline getirmeden kendi yolunuzu açacak gücü ve cesareti gösterebilmek.
Elbette her başarı hikâyesinin görünmeyen fedakârlıkları da oluyor. Ben eşimi evlilik yıl dönümümüzde kaybettim. Çocuklarım çok küçüktü ve onları tek başıma büyütmek durumunda kaldım. O süreçte bir yandan annelik sorumluluğumu taşırken, bir yandan da işime büyük bir tutkuyla sarıldım.
Bazen dönüp baktığımda, çocuklarımın büyüme sürecinde kaçırdığım anlar olduğunu düşünüyorum. Bu, bir anne olarak içimde hep çok özel bir yerde durur. Ancak bir gün çocuklarım bana “Anne, biz senin yine aynı yolu seçmeni isterdik” demişti; işte bu benim için en büyük gurur kaynağı.
Kızım King’s College Biyomedikal Mühendisliği Bölümü’nden, oğlum ise Marmara Üniversitesi İngilizce Tıp Fakültesi’nden başarıyla mezun oldu. Kızım şu an Polifarma’da benimle çalışıyor, iş arkadaşım oldu. Oğlum da USMLE sınavını kazandı, Amerika’da uzmanlığını aldı. İkisi de kendi gayretleri ile yaptılar bunu. Onlarla gurur duyuyorum.
Gençlere son bir tavsiyem daha var: Zorluklardan korkmasınlar. Hayata “Sabah erken kalkamam”, “Bu maaş bana az gelir” ya da “Bu iş bana göre değil” diyerek başlamasınlar. Çünkü başarı yalnızca para odaklı düşünül-düğünde kalıcı olmuyor. Önce işinizi iyi yapacaksınız, öğrenmeye açık olacaksınız ve hedefinizi büyüteceksiniz. Emek verdikçe, sabrettikçe ve kendinizi geliştirdikçe geri kalan her şey zamanla yerine oturuyor.



