İklim krizine karşı mücadelede finans dünyasının uzun yıllar boyunca en fazla konuştuğu kavram “yeşil finansman” oldu. Ancak bugün çok daha zor bir soruyla karşı karşıyayız: Zaten yeşil olan yatırımları finanse etmek yeterli mi, yoksa asıl finansmanı karbon yoğun sektörlerin dönüşümüne mi yönlendirmeliyiz?
Çelikten çimentoya, alüminyumdan kimyaya, gübreden ulaştırmaya kadar ekonominin vazgeçemeyeceği sektörleri finansman sisteminin dışında bırakmak emisyonları ortadan kaldırmıyor. Tam tersine dönüşümü zorlaştırıyor. İşte geçiş finansmanı tam da bu noktada, sürdürülebilir finansmanın belki de önümüzdeki dönemde en kritik başlıklarından biri olarak karşımıza çıkıyor.
Dünyanın 2050 net sıfır hedefini konuştuğu bir dönemde artık sadece güneş ve rüzgâr santrallerini, elektrikli araçları veya enerji verimli binaları finanse etmek yeterli değil.
Çünkü iklim krizinin çözülmesi için ekonominin bugün yüksek karbon üreten tarafının da değişmesi gerekiyor.
Çelik üretilecek.
Çimentoya ihtiyaç duyulacak.
Alüminyum kullanılacak.
Kimya sanayisi üretmeye devam edecek.
Gübre olmadan tarımsal üretimin bugünkü ölçeğini korumak kolay olmayacak.
Gemiler, kamyonlar ve uçaklar bir anda hayatımızdan çıkmayacak.
O halde bana göre asıl soru şu:
Bu sektörleri finansal sistemden dışlayarak mı iklim hedeflerine ulaşacağız, yoksa onları dönüştürecek yatırımları finanse ederek mi?
Geçiş finansmanının önemi tam olarak burada başlıyor.
Yeşil olanı finanse etmek kolay, kirli olanı dönüştürmek zor
Sürdürülebilir finansman uzun süre büyük ölçüde “yeşil olanın finansmanı” üzerinden gelişti. Yenilenebilir enerji yatırımı yeşildi, finansman bulabiliyordu. Enerji verimli bina yeşildi. Elektrikli ulaşım projesi yeşildi.
Ancak yüksek emisyonlu bir çimento fabrikasının emisyonlarını önemli ölçüde azaltacak yeni bir fırın yatırımı ne olacaktı?
Bir demir-çelik üreticisinin hurda kullanımını artırması, elektrik ark ocaklarına geçmesi, yenilenebilir elektrik tedarik etmesi veya gelecekte yeşil hidrojen kullanabilmek için bugün milyarlarca liralık altyapı yatırımı yapması hangi kategoriye girecekti?
İşte klasik yeşil finansmanın sınırlarından biri burada ortaya çıktı.
Bir şirket bugün “yeşil” olmayabilir. Ancak bugünkü emisyon seviyesinden 10 yıl sonra çok daha düşük karbonlu bir üretim yapısına geçebilmek için ciddi yatırım yapıyor olabilir.
Bu yatırımların finansman sisteminin dışında bırakılması aslında paradoksal bir sonuç doğuruyor.
Dönüşmesine en fazla ihtiyaç duyduğumuz şirketler, dönüşüm için ihtiyaç duydukları sermayeye ulaşmakta en fazla zorlanan şirketlere dönüşüyor.
Geçiş finansmanı bu boşluğu doldurmayı amaçlıyor.
Avrupa’nın yaklaşımı değişiyor
Avrupa Birliği bu tartışmayı birkaç yıldır oldukça sistematik biçimde yürütüyor.
Avrupa Komisyonu’nun Haziran 2023’te yayımladığı geçiş finansmanı tavsiyesi önemli bir kırılma noktasıydı. Komisyon, sürdürülebilir ekonomiye geçişin finansmanını yalnızca halihazırda sürdürülebilir kabul edilen faaliyetlerle sınırlandırmayan bir yaklaşım ortaya koydu. Buradaki kritik şart ise yatırımın güvenilir bir dönüşüm planının parçası olması ve ekonomiyi uzun yıllar yüksek karbonlu teknolojilere kilitlememesi.
Bu ayrım son derece önemli.
Çünkü geçiş finansmanı, karbon yoğun her şirkete “yeşil finansman” etiketi vermek anlamına gelmiyor.
Tam tersine şirketten daha fazla şey talep ediyor.
Nereye gideceksin?
Emisyonunu ne kadar azaltacaksın?
Hangi tarihte azaltacaksın?
Hangi teknolojiye yatırım yapacaksın?
Bu yatırım gerçekten emisyon azaltacak mı?
Yoksa birkaç küçük çevre yatırımı yapıp ana faaliyetini aynı karbon yoğunluğu ile sürdürmeye devam mı edeceksin?
Avrupa’daki yaklaşım giderek bu sorular etrafında şekilleniyor.
AB Sürdürülebilir Finans Platformu’nun Ocak 2025 tarihli “Building Trust in Transition” raporu da güvenilir şirket geçiş planlarının finansmana erişimde giderek daha belirleyici hale geldiğini ortaya koyuyor. Raporda geçiş planlarının şirketlerin iş modellerini AB’nin çevresel hedefleri ve 2050 net sıfır hedefiyle nasıl uyumlu hale getireceğini göstermesi gerektiği vurgulanıyor.
Başka bir ifadeyle artık yalnızca “2050’de net sıfır olacağız” demek yeterli değil.
2050 hedefinin arkasında 2030, 2035 ve 2040 için ölçülebilir ara hedefler bulunması gerekiyor.
Bence finans dünyasındaki asıl değişim de burada gerçekleşiyor:
Bankalar artık yalnızca şirketlerin bugünkü karbon ayak izine değil, yarın nereye gittiğine da bakmak zorunda kalacak.
Avrupa’daki para gerçekten dönüşüme gidiyor mu?
Burada çok dikkat çekici bazı rakamlar var.
AB Sürdürülebilir Finans Platformu’nun Mart 2025’te yayımladığı sermaye akışları raporunda 2.180 büyük halka açık Avrupa şirketi incelendi. Bu şirketlerin AB Taksonomisi ile uyumlu sermaye harcamalarının 2023 yılında yaklaşık 250 milyar euroya ulaştığı ve bir önceki yıla göre yüzde 34 arttığı hesaplandı.
Daha önemlisi, “geçiş faaliyeti” niteliğindeki yatırımların iki kattan fazla artarak taksonomi uyumlu yatırımların yüzde 11’ine ulaştığı görüldü.
Raporda ayrıca henüz tamamen taksonomi uyumlu sayılmasa da şirketlerin dönüşümüne katkı sağlayabilecek yaklaşık 206 milyar euroluk ilave yatırım tespit edildi.
Bu rakamların bize söylediği önemli bir şey var:
Avrupa’da finansman artık sadece “yeşil varlık” aramıyor.
Dönüşüm hikâyesi arıyor.
Aynı rapora göre Avrupa’da sürdürülebilir yatırımların finansmanında borçlanma hâlâ önemli bir rol oynuyor. 2023 itibarıyla yeşil kredilerin stok büyüklüğü yaklaşık 908 milyar euroya, yeşil tahvillerin hacmi ise 781 milyar euroya ulaşmış durumda. Toplam yeşil borç finansmanı yaklaşık 1,69 trilyon euro seviyesinde.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir konu var.
Yeşil finansman ile geçiş finansmanını birbirine karıştırmamak gerekiyor.
Çünkü önümüzdeki dönemde asıl ihtiyaç, zaten düşük karbonlu faaliyetlerin finansmanından çok, karbon yoğun faaliyetlerin ölçülebilir şekilde düşük karbonlu hale getirilmesi olacak.

Türkiye açısından mesele çevreden çok daha büyük
Türkiye açısından ise konu yalnızca bir iklim politikası değil.
Bu aynı zamanda sanayi, ihracat, finansman ve rekabetçilik meselesi.
Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ticaret hacmi düşünüldüğünde, Avrupa’daki karbon düzenlemelerinin Türk sanayisi açısından dışarıdan izlenebilecek bir çevre politikası olmadığını artık kabul etmemiz gerekiyor.
Özellikle demir-çelik, çimento, alüminyum ve gübre gibi enerji ve karbon yoğun sektörlerde dönüşüm, önümüzdeki yıllarda ihracat rekabetçiliğinin temel unsurlarından biri olacak.
Bu açıdan Türkiye’de son birkaç yılda önemli bir altyapının oluşmaya başladığını da teslim etmek gerekiyor.
Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile EBRD’nin çalışmaları sonucunda demir-çelik, çimento, alüminyum ve gübre sektörleri için düşük karbon yol haritaları hazırlandı. Bu çalışmalar yalnızca emisyon azaltım hedeflerini değil; gerekli teknolojileri, finansman ihtiyacını ve politika araçlarını da ele alıyor.
Bunun ardından Türkiye Endüstriyel Karbonsuzlaştırma Yatırım Platformu, yani TIDIP oluşturuldu.
Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı koordinasyonunda EBRD, Dünya Bankası ve IFC’nin dahil olduğu platformun amacı, karbon yoğun sanayi sektörlerindeki dönüşüm yatırımlarını harekete geçirmek.
Platform özellikle demir-çelik, alüminyum, çimento ve gübre sektörlerine odaklanıyor. EBRD verilerine göre TIDIP kapsamında 2030’a kadar 5 milyar dolarlık yatırımın harekete geçirilmesi hedefleniyor. Bunun Türkiye’nin yıllık karbon emisyonunda 20 milyon tonun üzerinde azaltım potansiyeli oluşturabileceği öngörülüyor.
Bence bu Türkiye açısından son derece önemli bir başlangıç.
Çünkü ilk kez karbon yoğun sanayinin dönüşümü yalnızca “çevresel yükümlülük” olarak değil, teknoloji-finansman-sanayi politikası ekseninde ele alınmaya başlanıyor.
Türkiye’de finansal altyapı da değişiyor
Türkiye’nin geçiş finansmanı açısından son dönemde attığı başka önemli adımlar da bulunuyor.
7552 sayılı İklim Kanunu Temmuz 2025’te yürürlüğe girdi. Kanun, Türkiye’de Emisyon Ticaret Sistemi’nin kurulmasının hukuki temelini oluşturdu ve ETS kapsamındaki işletmeler için sera gazı emisyon izin sistemini öngördü.
Ardından finans piyasalarında önemli düzenlemeler geldi.
Sermaye Piyasası Kurulu Ağustos 2026’da Yeşil, Sürdürülebilir ve Sosyal Sermaye Piyasası Araçları Rehberi ile Sürdürülebilirlik Bağlantılı Sermaye Piyasası Araçları Rehberi’ni kabul etti.
Yeni düzenleme ile sürdürülebilirlik bağlantılı sermaye piyasası araçlarının önü daha belirgin biçimde açılırken, belirlenen sürdürülebilirlik hedeflerinin gerçekleşmesine bağlı olarak tahvilin kupon ödemesi veya diğer finansal özelliklerinin değişebilmesi de mümkün hale geldi.
Bu neden önemli?
Çünkü geçiş finansmanında şirketin aldığı paraya hangi etiketi koyduğumuzdan çok, o finansmanın şirketin performansını gerçekten değiştirip değiştirmediği önem taşıyor.
Örneğin bir çimento üreticisi belirli tarihe kadar ton çimento başına karbon yoğunluğunu düşürmeyi taahhüt edebilir. Hedefi gerçekleştirdiğinde daha avantajlı finansman koşullarından yararlanırken gerçekleştiremediğinde finansman maliyeti yükselebilir.
Böylece sürdürülebilirlik raporundaki hedef ilk kez şirketin finansman maliyetiyle doğrudan ilişkilendirilmiş olur.
Türkiye açısından çok yeni bir başka gelişme ise Türkiye Yeşil Taksonomisi Yönetmeliği’nin 24 Eylül 2026’da yayımlanmış olması.
Yönetmelik, ekonomik faaliyetlerin çevresel hedeflere önemli ölçüde katkı sağlaması, diğer çevresel hedeflere önemli zarar vermemesi ve asgari sosyal koruma şartlarını karşılaması gibi temel kriterleri tanımlıyor. Finansal kuruluşlar için taksonomi raporlamasında 1 Ocak 2029’a kadar bir geçiş süreci öngörülüyor.
Türkiye artık düzenleyici altyapıyı kuruyor.
Ancak bence bundan sonraki asıl sınav düzenlemeleri yayımlamak değil, parayı dönüşüm yatırımlarına ulaştırmak olacak.
Çünkü dönüşüm ucuz olmayacak
Bir çimento fabrikasının karbon yoğunluğunu azaltması birkaç LED ampulü değiştirmekle mümkün değil.
Alternatif yakıt yatırımları, klinker oranının azaltılması, enerji verimliliği, yenilenebilir enerji, yeni fırın teknolojileri ve uzun vadede karbon yakalama, kullanma ve depolama sistemleri ciddi sermaye gerektiriyor.
Demir-çelikte ise hurda kullanımının artırılması, elektrik ark ocakları, yenilenebilir elektrik, doğrudan indirgenmiş demir teknolojileri ve yeşil hidrojen gibi çözümler gündeme geliyor.
Alüminyumda temiz elektrik kullanımı, geri dönüştürülmüş hammadde oranının yükseltilmesi ve proses verimliliği öne çıkıyor.
Türkiye için hazırlanan EBRD düşük karbon yol haritalarında da teknoloji yatırımlarının yanında ETS, yeşil dönüşüm finansmanı, döngüsel ekonomi, enerji ve altyapı gibi alanların birlikte ele alınması gerektiği görülüyor.
Yani mesele sadece şirketlerin fabrikalarının içine yeni makine koymak değil.
Elektrik şebekesinden yenilenebilir enerji kapasitesine, hidrojen altyapısından karbon taşıma ve depolama sistemlerine kadar çok daha büyük bir ekosistem gerekiyor.
Türkiye nasıl bir model kurmalı?
Bana göre Türkiye’nin bundan sonraki dönemde klasik “yeşil kredi” yaklaşımının ötesine geçmesi gerekiyor.
Öncelikle her karbon yoğun sektör için finansal kuruluşların da kullanabileceği ölçülebilir geçiş kriterleri oluşturulmalı.
Bir çimento fabrikasının geçiş yatırımı ile bir çelik üreticisinin geçiş yatırımı aynı kriterlerle değerlendirilemez.
Bu nedenle sektör bazlı karbon yoğunluğu eşikleri ve azaltım patikaları belirlenmeli.
İkinci olarak şirketlerin geçiş planları finansman kararlarının merkezine yerleştirilmeli.
Bankalar sadece bugünkü emisyon miktarına bakmamalı.
Şirketin 2030 hedefi nedir?
2035 hedefi nedir?
Sermaye harcamalarının ne kadarı dönüşüme ayrılıyor?
Yönetim kurulu bu hedeflerden sorumlu mu?
Emisyon verileri bağımsız olarak doğrulanıyor mu?
Bütün bunlar kredi değerlendirmesinin parçası haline gelmeli.
Üçüncü olarak uzun vadeli ve uygun maliyetli finansman mekanizmaları geliştirilmeli.
Çünkü sanayinin dönüşümündeki temel sorunlardan biri yatırımın geri dönüş süresi.
Bugün milyarlarca liralık düşük karbon yatırımı yapacak bir şirketi kısa vadeli ve yüksek maliyetli ticari krediyle dönüştürmek gerçekçi değil.
Kamu bankaları, kalkınma bankaları, ticari bankalar ve uluslararası finans kuruluşlarının birlikte çalışacağı risk paylaşım mekanizmalarına ihtiyaç var.
Gerekirse belirli teknolojilerde kamu garantileri, faiz desteği, yatırım teşvikleri ve karma finansman modelleri devreye alınmalı.
Dördüncü olarak ETS gelirleri yalnızca bütçeye giren yeni bir gelir kalemi olarak görülmemeli.
Karbon fiyatlandırmasından elde edilen kaynakların önemli bölümü yeniden sanayinin dönüşümüne yönlendirilirse sistem çok daha güçlü bir ekonomik mantığa kavuşur:
Kirleten ödüyor, ancak dönüşmek isteyen de destekleniyor.
Beşinci olarak KOBİ’ler unutulmamalı.
Türkiye’nin büyük ihracatçı şirketleri kendi dönüşüm planlarını hazırlayabilir. Uluslararası danışmanlara ulaşabilir, sürdürülebilirlik raporu hazırlayabilir ve yabancı finansmana erişebilir.
Ancak büyük şirketlerin tedarik zincirlerinde bulunan binlerce KOBİ için durum aynı değil.
Yeşil dönüşüm yalnızca büyük şirketlerin dönüşümü olarak kalırsa Türkiye’nin üretim ekosisteminin tamamını dönüştürmemiz mümkün olmayacaktır.
En büyük risk: Transition-washing
Burada greenwashing kadar tehlikeli yeni bir kavramla da karşı karşıyayız:
Transition-washing.
Yani gerçekte yeterli dönüşüm gerçekleştirmeyen bir şirketin küçük iyileştirmeleri “geçiş” olarak sunarak avantajlı finansmana ulaşması.
Bunun önüne geçmenin yolu çok açık:
Ölçülebilir hedef.
Bilimsel senaryo.
Ara dönem hedefleri.
Bağımsız doğrulama.
Şeffaf raporlama.
Ve başarısızlık halinde finansal sonuç.
Geçiş finansmanının güvenilirliği ancak bu beş unsur birlikte çalıştığında korunabilir.
Asıl soru kime finansman vermediğimiz değil
İklim finansmanında uzun süre şu soruyu sorduk:
Hangi sektörleri finanse etmemeliyiz?
Belki bundan sonra soruyu değiştirmemiz gerekiyor.
Hangi sektörleri dönüştürmeliyiz ve bu dönüşümü nasıl finanse edeceğiz?
Çünkü karbon yoğun sektörleri finansal sistemden çıkarmak, onları ekonomiden çıkarmıyor.
Bir banka çimento sektörüne kredi vermeyi durdurduğunda dünyadaki çimento ihtiyacı ortadan kalkmıyor.
Bir yatırım fonu demir-çelik şirketlerini portföyünden çıkardığında çelik üretimi sona ermiyor.
Emisyon sadece başka bir finansman kaynağının bilançosuna taşınmış oluyor.
Gerçek başarı ise emisyonu bilançolar arasında taşımak değil, fabrikanın bacasında gerçekten azaltabilmek.
Bu nedenle geçiş finansmanını sürdürülebilir finansmanın daha zayıf veya daha gri bir alanı olarak değil, belki de en zor fakat en gerekli alanlarından biri olarak görmek gerekiyor.
Türkiye açısından önümüzde önemli bir fırsat var.
İklim Kanunu çıktı.
Emisyon Ticaret Sistemi’nin hukuki altyapısı oluşturuldu.
Karbon yoğun sektörler için düşük karbon yol haritaları hazırlandı.
TIDIP kuruldu.
Sürdürülebilirlik bağlantılı finansman araçlarının düzenleyici zemini güçlendirildi.
Türkiye Yeşil Taksonomisi yürürlüğe girdi.
Şimdi bütün bu parçaların birbirine bağlanması gerekiyor.
Taksonomi yatırımı tanımlamalı.
Geçiş planı şirketin rotasını göstermeli.
ETS karbonun maliyetini ortaya koymalı.
Bankacılık ve sermaye piyasaları dönüşümün parasını sağlamalı.
Kamu ise özel sektörün tek başına üstlenemeyeceği teknoloji ve yatırım risklerini paylaşmalı.
Bunlar başarılabilirse Türkiye’nin yeşil dönüşümü yalnızca Avrupa düzenlemelerine uyum sağlamak için yapılan maliyetli bir zorunluluk olmaktan çıkar.
Yeni teknoloji yatırımlarının, daha verimli üretimin, daha güçlü ihracatın ve uzun vadeli rekabet avantajının aracı haline gelebilir.
Çünkü önümüzdeki dönemde dünya ekonomisinde rekabet sadece kimin daha ucuza ürettiğiyle belirlenmeyecek.
Kimin daha az karbonla, daha verimli ve dönüşümünü finanse edebilecek bir modelle üretebildiği de en az fiyat kadar önemli olacak.
Ve tam da bu nedenle geçiş finansmanı, finans sektörünün yeni bir ürünü olmaktan çok daha fazlasıdır.
Karbon yoğun ekonomiden düşük karbonlu ekonomiye geçişin finansal köprüsüdür.



