Advertisement
  1. Haberler
  2. EKONOMİ
  3. Buna inanan varsa, elimde “kiralık” köprüler var

Buna inanan varsa, elimde “kiralık” köprüler var

umutcelik
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Bir zamanlar emlak ilanlarında “Boğaz manzaralı”, “denize sıfır”, “yatırımlık” ifadelerini görürdük. Şimdi ilan biraz büyüdü: Elimde Boğaz’ın iki yakasını birbirine bağlayan, 30 yıllığına kiralık iki köprü var. Üstelik manzarası da fena değil. 15 Temmuz Şehitler Köprüsü ve Fatih Sultan Mehmet Köprüsü… Yanında da birkaç otoyol, çevre yolu, bağlantı yolu, bakım tesisi, ücret toplama merkezi ve bilumum altyapı hizmetleri. İlgilenenler için önemli bir ayrıntı daha var: Satılık değil. En azından şimdilik.

Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın açıklamasına göre devlet bu varlıkların mülkiyetini elinden çıkarmayacak. Tartışılan model, işletme hakkının belirli bir süre için devredilmesi. Süre ise 30 yıl. Yani köprü devletin, ama 30 yıl boyunca işletmesini başkası yapacak. İşte burada Türkiye’nin özelleştirme literatürüne yeni ve son derece yaratıcı bir ifade daha ekleniyor: “Satmıyoruz, işletme hakkını devrediyoruz.” Teknik olarak doğru. Ama vatandaş açısından bakınca insanın aklına ister istemez şu geliyor: Bir varlığın mülkiyeti sizde kalırken onu 30 yıl boyunca başkasının işletmesine verdiğinizde, ekonomik olarak ne değişiyor?

Elbette çok şey değişiyor. Çünkü özelleştirmede asıl mesele her zaman tapunun kimin üzerinde olduğu değil. Asıl mesele, o varlığın ekonomik değerinin kim tarafından ve hangi şartlarla kullanılacağı. Burada da tartışılması gereken tam olarak bu. Devletin elinde gelir üreten, stratejik öneme sahip, milyonlarca insanın her gün kullandığı altyapılar var. Bunların daha verimli işletilmesi elbette önemli. Bakımlarının zamanında yapılması, teknolojik altyapının yenilenmesi, hizmet kalitesinin artırılması da önemli. Özel sektörün işletme becerisinden yararlanmak da başlı başına yanlış bir fikir değil.

Fakat kamu adına yapılan her uzun vadeli sözleşmede olduğu gibi burada da birkaç soru sormak gerekiyor. Çünkü 30 yıl uzun bir süre. Bugün imzalanacak bir sözleşmenin son yılına geldiğimizde bugünün yöneticileri görevde olmayacak, bugünün ekonomik şartları olmayacak, bugünün trafik yoğunluğu olmayacak. Belki bugünün ulaşım alışkanlıkları bile olmayacak. Dolayısıyla mesele sadece bugünkü gelir-gider hesabı değil; geleceğin hesabı.

Özelleştirme İdaresi’nin açıklamasında kamuoyunda dolaşan “otoyollar yılda 600 milyon dolar kâr ediyor, 30 yılda 18 milyar dolar eder” hesabına da itiraz ediliyor. Haklı bir itiraz. 600 milyon doların kâr değil gelir olduğu, bunun yaklaşık 300 milyon dolarının bakım ve onarım giderlerine ayrıldığı belirtiliyor. Bunun üzerine yatırım, yenileme, personel, işletme ve finansman maliyetlerini de eklemek gerekiyor. Yani 600 milyon doları alıp 30 ile çarparak “18 milyar dolar kamu geliri” demek, bir şirketin cirosunu doğrudan kârı gibi hesaplamak kadar sağlıklı.

Fakat burada da başka bir soru ortaya çıkıyor: Madem bu varlıklar gelir üretiyor, 30 yıllık işletme hakkının ekonomik değeri nasıl hesaplanacak? İşte asıl hikâye burada. Çünkü köprünün satılmadığını söylemek tek başına yeterli değil. Köprünün 30 yıllık işletme hakkının bedelini bilmek istiyoruz. İşletmeci ne ödeyecek? Devlet ne kazanacak? Gelir paylaşımı olacak mı? Yatırım yükümlülükleri ne olacak? Bakım masraflarını kim üstlenecek? Geçiş ücretleri hangi formülle belirlenecek? Trafik beklenenden çok artarsa ortaya çıkacak ekstra gelir kime yazılacak? Beklenen gelir oluşmazsa risk kimin üzerinde olacak? Ve 30 yılın sonunda devletin elinde nasıl bir altyapı kalacak?

Buna inanan varsa, elimde "kiralık" köprüler var

Bunlar basit sorular değil. Ama kamu varlıkları söz konusu olduğunda sorulması gereken sorular. Çünkü “özel sektör daha verimli işletir” cümlesi tek başına bir ekonomi politikası değildir. Özel sektörün verimliliği ile kamu yararı arasında doğru sözleşmeyi kurmak gerekir. Aksi halde kamu, verimli bir varlığını sadece daha iyi işletilmesi için değil, gelecekteki gelirlerinden de vazgeçerek devretmiş olabilir. Tersi de mümkün. Devlet yıllarca işletmek zorunda kaldığı, yüksek bakım ve yatırım maliyetleri bulunan bir altyapıyı özel sektöre devrederek hem hizmet kalitesini artırabilir hem de kaynaklarını başka alanlara yönlendirebilir.

Yani burada peşinen “kamu zararı” demek de doğru değil, “harika bir özelleştirme modeli” demek de. Önce sözleşmeyi görmek gerekiyor. Çünkü bu işin matematiği basit görünse de aslında oldukça karmaşık. 30 yıl boyunca elde edilecek toplam gelirden işletme giderlerini, bakım ve yenileme yatırımlarını, finansman maliyetlerini ve riskleri çıkardığınızda işletme hakkının gerçek ekonomik değeri ortaya çıkacak. Bunun içine devletin alacağı payı, işletmecinin getirisini ve vatandaşın ödeyeceği geçiş ücretlerini de koyduğunuzda gerçek tablo daha net görülecek.

O nedenle kamuoyunun bu süreçte sadece “satılıyor mu, satılmıyor mu?” sorusuna takılması biraz eksik kalır. Daha doğru soru şu: Devlet hangi varlığı, kaç yıllığına, hangi bedelle, hangi şartlarla ve hangi risklerle devrediyor? Çünkü ekonomik olarak bazen bir şeyi satmakla 30 yıllığına işletmesini devretmek arasında sanıldığı kadar büyük bir fark olmayabilir. Bazen de çok büyük fark olabilir. Bunu belirleyen şey ise sözleşmenin maddeleridir.

Bir de işin vatandaş tarafı var. İdare açıkça söylüyor: Ücretsiz otoyolların ücretli hale getirilmesine, geçiş ücretlerine ilişkin ilave bir artışa veya çalışanların mevcut haklarını kaybetmesine yönelik bir karar yok. Güzel. Ama vatandaşın hafızası da güçlü. Bugün “ücret artışı yok” denebilir. Yarın ekonomik şartlar değişebilir, trafik artabilir, maliyetler yükselebilir, yeni yatırım ihtiyaçları doğabilir. İşte bu nedenle 30 yıllık sözleşmelerde bugünün değil, yarının da hesabının yapılması gerekiyor.

Başka bir ifadeyle, devletin bugün imzalayacağı sözleşme, aslında gelecek nesillerin kullanacağı bir altyapının ekonomik çerçevesini belirleyecek. Bu nedenle şeffaflık burada her şeyden önemli. İhale şartları, işletme modeli, gelir paylaşımı, yatırım yükümlülükleri, ücretlendirme formülü ve devletin denetim yetkisi mümkün olduğunca açık olmalı. Çünkü köprüler sadece beton, asfalt ve çelikten oluşmuyor. Aynı zamanda kamu güveninden oluşuyor.

Vatandaş “Devlet malı satılmıyor” açıklamasını duyduğunda elbette rahatlayabilir. Ama hemen ardından şu soruyu da sorması gerekir: Peki 30 yıl boyunca kim kullanacak? Ve belki daha önemlisi, bu işten kim ne kazanacak?

Benim elimde de şimdilik şöyle bir ilan var: Boğaz’da iki köprü kiralık. Mülkiyet devlette. İşletme hakkı 30 yıllığına devredilecek. Konum merkezi. Trafik potansiyeli yüksek. Manzara eşsiz. Gelir potansiyeli güçlü. Bakım masrafları mevcut. Detaylar ihale şartnamesinde. Ciddi alıcılar için pazarlık, kamu yararı çerçevesinde yapılacaktır.

Şaka bir yana… Bu dosyada asıl mesele köprülerin “satılması” değil. Asıl mesele, devletin elindeki ekonomik değeri nasıl yöneteceği. Çünkü bazen devlet bir malı satar ve tartışma biter. Bazen de satmaz, 30 yıllığına kiraya verir ve asıl tartışma tam o zaman başlar.

Buna inanan varsa, elimde “kiralık” köprüler var
0

Tamamen Ücretsiz Olarak Bültenimize Abone Olabilirsin

Yeni haberlerden haberdar olmak için fırsatı kaçırma ve ücretsiz e-posta aboneliğini hemen başlat.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Business World Global ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!