Umut Çelik / Business World Global Yazı İşleri Müdürü
Hani şu “enflasyon neden düşmüyor?” diye sorulunca gözleri hafif dalan, sonra “uzun hikâye…” diyenlerdenim. O yüzden TCMB Başkan Yardımcısı Cevdet Akçay’ın University of Chicago’nde enflasyon düşürme dersi verdiğini duyunca önce gururlandım… sonra da bir kenara geçip kahroldum.
Yanlış anlaşılmasın, anlatılan teoriye lafım yok. Zaten bizde teori bol. Hatta o kadar bol ki, uygulamaya sıra gelmiyor. Chicago’da muhtemelen şöyle anlatılmıştır: “Merkez bankası güvenilir olacak, öngörülebilir olacak, gerektiğinde faiz artıracak, beklentileri yönetecek…”
Ben de buradan el sallıyorum: Hocam, bunların hepsi bizde vardı…
Gerçek hayata dönersek… Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası olarak biz yıllarca enflasyonla mücadelede “faiz sebep, enflasyon sonuçtur” gibi dünya ekonomi literatürüne yeni bir sayfa ekledik. Hatta Nobel falan gelir diye bekledim, gelmedi. Meğer deney biraz fazla “yerli ve milli” bulunmuş.
Sonra ne oldu? Enflasyon aldı başını gitti. Biz de klasik Türk refleksiyle “o zaman faiz artıralım ama çok da değil, aman kimse alınmasın” moduna girdik. Yani yangına su döküyoruz ama bardakla. İtfaiye hortumu var mı? Var. Kullanıyor muyuz? Yok, çünkü “fazla su da evi ıslatır” diye düşünüyoruz galiba.
Benim en sevdiğim kısım beklentiler meselesi. İktisat kitaplarında der ki: “Eğer insanlar yarın fiyatların düşeceğine inanırsa, enflasyon düşer.”
Bizde ise vatandaş şöyle düşünüyor:
“Bugün almazsam yarın daha pahalı.”
Yani biz beklentileri çıpalamadık, adeta serbest dalışa gönderdik.
Şimdi çıkıp Chicago’da bu işi anlatınca insanın aklına şu geliyor:
Biz gerçekten enflasyonu düşürmeyi mi anlatıyoruz, yoksa “nasıl düşüremedik” vaka analizi mi yapıyoruz?
Bakın, ben sahada yaşayan biri olarak söyleyeyim: Enflasyon dediğiniz şey sadece faizle falan ilgili değil. Güven meselesi. Siz bugün bir şey söyleyip yarın tersini yaparsanız, piyasa sizi ciddiye almaz. Bizde politika biraz “bugün ne hissediyorsak onu yapalım” şeklinde ilerledi. Ekonomi politikası değil, ruh hali yönetimi gibi.
Faiz artırdık mı? Evet.
Yeterince ve zamanında mı? Eh… orası biraz “geç olsun güç olmasın”ın da gerisinde kaldı. Daha çok “geç olsun, sonra biraz daha geç olsun” gibi oldu.
Bir de şu var: Sadece faiz artırarak bu iş çözülmez. Maliye politikası ayrı telden çalarsa, siz bir yandan frene basarken öbür yandan gaza basmış olursunuz. Biz şu an tam olarak o moddayız. Araba bağırıyor ama hız kesilmiyor.
Şimdi ben Chicago’daki derse katılan bir öğrenci olsam, sunumdan sonra el kaldırır şunu sorarım:
“Hocam, anlattıklarınız çok güzel de… bunları Türkiye’de denemeyi düşündünüz mü?”
Cevdet Akçay’ın anlattıkları doğru olabilir. Ama mesele zaten doğruları bilmek değil. Biz bu ülkede doğruları yıllardır biliyoruz. Sorun, o doğruları uygulamaya gelince bir anda hepimizin hafızasının silinmesi.
Ben artık şuna inanıyorum:
Biz enflasyonla mücadele etmiyoruz. Biz enflasyonla “yaşamayı öğrenme” üzerine doktora yapıyoruz.
Chicago’daki dersin adı da bence yanlış konmuş:
“Enflasyon Nasıl Düşürülür?” değil,
“Enflasyon Düşürme Teorisi: Türkiye Hariç.”Sezgilere dayalı yatırım anlayışının yerini, analiz ve algoritmaların aldığı bir dönem başlıyor.
Gelelim meşhur rezerv meselesine…
Bizde rezerv politikası biraz “kumbara” mantığıyla başladı, sonra bir baktık kumbara delinmiş. Merkez bankası rezerv biriktirir, kötü günler için kullanır. Bizde ise kötü günler o kadar sık geldi ki, rezervler “günlük harçlık” seviyesinde kullanılmaya başlandı. Hatta öyle dönemler oldu ki, brüt rezervlere bakıp moral bulduk ama net rezervlere bakınca “bu matematikte bir gariplik var” dedik.
Daha da ilginci, rezervleri savunma hattı gibi kullandık ama ortada savunulacak bir hat kalmadı. Kur artmasın diye rezerv sattık, kur yine arttı; rezerv azaldı, stres arttı. Yani bir nevi boss fight’a canımız azalmış halde girdik. Şimdi yeniden rezerv biriktiriyoruz, ama piyasa da diyor ki: “Bu sefer gerçekten biriktiriyor musunuz, yoksa fragman mı izliyoruz?”



