Umut Çelik / Business World Global Yazı İşleri Müdürü
Bazı kararlar vardır, daha ilk cümlesinden insanın içini daraltır. “Finansal istikrar” diye başlar, “vatandaş lehine” diye devam eder ama satır aralarına girdikçe anlarız ki istikrar dedikleri şey bizim hayatımız değil, tabloların düzgün görünmesiyle ilgilidir.
Son düzenleme de öyle. Kredi kartı borcunu ödeyemeyenlere ve gecikmiş ihtiyaç kredisi olanlara 48 ay vadeyle yeniden yapılandırma imkânı tanındı. İlk bakışta kulağa iyi geliyor. Kim istemez borcunu rahatlatmayı? Ama 48 ay dediğin şey bir takvim değil, bir ömür. Dört yıl boyunca aynı borcu düşünmek, aynı faizi ödemek, aynı stresle yaşamak demek.
Borcu bitirmek değil bu; borçla yaşamayı normalleştirmek.
Bir de işin kredi kartı limitleri tarafı var. Toplam limiti 400 bin liranın üzerinde olanların limitleri yüzde 50 ile 80 arasında düşürülecek. Neye göre? Son 12 aydaki en yüksek kullanım oranına göre. Yani sistem diyor ki: “Seni en çok zorlandığın anda yakaladık ve seni o anınla tanımlıyoruz.”
Bu bana adil gelmiyor.
Çünkü herkes biliyor ki kredi kartı artık lüks harcamanın değil, temel ihtiyaçların aracı. Market, fatura, kira, okul masrafı… Bunlar nakitle ödenmiyor artık. İnsanlar kartı keyfinden değil, mecburiyetten kullanıyor. Bir ay sıkışıp kartı doldurduysan, bu senin sorumsuzluğun değil; bu ekonominin seni ittiği nokta.
Ama karar mekanizması bunu kişisel disiplin meselesi gibi ele alıyor.
Bir yandan da bankalara deniyor ki: “2027’ye kadar kart limitlerini tüketicinin gelirine uygun hale getirin.” Güzel cümle. Peki hangi gelir? Kâğıt üzerindeki mi, gerçek hayattaki mi? Türkiye’de gelirin ne kadarının kayıtlı, ne kadarının fiilen harcandığını herkes biliyor. Maaşı asgari ücret görünen ama hayatını çok daha yüksek maliyetle sürdüren milyonlar var. Onların limiti düşecek. Harcamaları düşecek mi? Hayır. Sadece daha zor, daha pahalı ve daha riskli yollar bulacaklar.
Bu tür kararların ortak bir özelliği var: sorunu kaynağında çözmezler, sonucu yönetmeye çalışırlar. Gelir yetersizliğini konuşmazlar, hayat pahalılığını tartışmazlar, enflasyonun günlük hayattaki gerçek etkisini hesaba katmazlar. Onun yerine borcu yayar, limiti kısar, “denge sağladık” derler.
Ama bu denge kimin dengesi?
Borç yapılandırması, doğru koşullarda gerçekten bir nefes olabilir. Ama faizle, uzun vadeyle ve aynı gelirle… Bu nefes değil, sadece boğulmayı geciktirmek. Limit düşürmek de harcamayı azaltmaz; sadece harcamayı görünmez kılar. İnsanlar yine harcar, çünkü yaşamak zorundadır. Sadece artık bunu sistemin istediği biçimde yapamaz.
Bana kalırsa bu kararlar, vatandaşın finansal davranışını düzeltmekten çok, bilançoları rahatlatmaya yönelik. İnsanların hayatına dokunan kısmı tali. O yüzden de bu kadar tepki çekiyor. İnsanlar kendilerine “yardım ediliyor” hissini almıyor; “kontrol ediliyor” hissini alıyor.
Belki de asıl sorun şu: Uzun zamandır ekonomik kararlar insan psikolojisini hesaba katmıyor. Sadece rakamlarla konuşuyor. Ama borç rakam değildir; uykusuzluktur, stresdir, ertelenmiş hayattır. 48 ay dediğiniz şey bir tablo hücresi değil, dört yıl boyunca her ay hatırlanan bir yük.
İstikrar gerçekten isteniyorsa, bu istikrar sadece sistem için değil, insanlar için de hissedilir olmalı. Aksi halde alınan her karar, bir süre sonra “niyet” tartışmasını değil, “yük” tartışmasını büyütür.
Ve şu an büyüyen tam olarak bu.



